Sen Gormedin

Tuesday, 29 April 2008


Yesildi yapraklar, sarardilar
Uzundu yollar, kisaldilar
Dalgaliydi denizler, duruldular
Mevsimler bir bir uçup gittiler
Sen gormedin…

Buyuyecekti bahçedeki agaç,
Senden sonra ayni kaldi
Guldurecekti fidanlar seni
Boyunlari bukuldu.

Kuçuk yureklerine sigdiramayanlar
Artik korkmadan agliyorlar
Yanaklarindan suzulen yaslar,
Baslarini yukariya kaldiriyor

Seni gokyuzunde aradilar,
Denizin sonsuz heybetinde
Yalnizligin derin sessizliginde
Varligini her yerde hissettiler.

Sen gormedin belki ama
Anlattim ben sana herseyi,
Seninleyken ruyalarimda…


Derya Sahna

Sokagin karsisindan

Sunday, 27 April 2008


Her gun geçtigin yol ayni
Varacagin nokta hep belli
Yanindan geçenler de senin gibi
Ezberledigin tek bastigin tasin rengi.

Hiç dusundun mu
Bir gun ters yone gitmeyi
Senden, baska bir sen yapmayi
Yolun her kosesini tanimayi
Gelen geçenin yuzune bakmayi

Zor mu gelir degisikligin bu kadari
Hiç olmazsa, hep yurudugun yollara
Sokagin karsisindan bir bak
Biraktigin izleri disardan gor
Onceden hissetmediklerin seni bulsun,
Yeni bir yola atmadan kendini
Belki de mutlu olursun
Nerede oldugunu anlayinca...

Derya Sahna

Mavi mi Yesil mi

Friday, 25 April 2008


Soruyorum kendime
Hangisi beni daha çok mutlu ediyor
Denizin sonsuz mavisi mi
Çimlerin bitmeyen yesili mi

Uzerinde gezerken hissettigim toprak
Ruhuma isleyen yesilin kokusu
Uzaninca yuzume çarpan çimler
Bana gitme burda kal diyor

Bakarken beni uzaklara goturen dalgalar,
Sicakligi ayaklarimdan yukari çikan kumsal
Ufukta gordugum uçsuz mavi çizgi
Bana senin yerin burasi diyor

Seçmesi zor geliyor
Biliyorum ikisi de beni mutlu ediyor,
Yalniz oldugumu unutturuyor
Yine de bilmek isterdim,
Yarin ne renk olacak… mavi mi yesil mi.


Derya Sahna

Yalnizim Deyince


Yalnizim deyince, sanmayin
Etrafim kalabaliklarla,
Yolu gostermeye calisanlarla,

Zamani gelince arayanlarla dolu degil

Sanmayin ki konusacak kimsem
Hep yanindayim diyenim
Yolda aglarken yuzume bakanim
Sahte gulenlerim yok
Dogru hepsi var ama ben yalnizim.

Ruhuma dokunan bir nefes
Heyecanla bekleyen

Zamansiz arayan
Gozlerime bakmasini bilen
Konusmadan beni anlayan
Bakisimla mutlu olan, yoksa eger
Ben yalnizim…


Derya Sahna

Içki içerken yaptigimiz bazi hatalar :

Monday, 21 April 2008


- Bir bardak sarap, bir bardak bira ile kiyaslandiginda daha hafif bir içecektir.
Yanlis : bir bardak bira, bir kadeh beyaz ya da kirmizi sarap ya da viski hemen hemen ayni derecede alkol içermektedir.

+ Olçusunde kirmiza sarap içmek sagliga faydalidir.
Dogru: doktorlarin da onerdigi gunde bir kadeh kirmizi sarap sagliga faydalidir.

- Koyu bir kahve içmek ayilmaniza yardimci olur.
Yanlis: sadece zaman geçmesi ayilmanizi saglayacak bir faktor, baska hiçbirsey degil. Ortalama vucudun içindeki alkolu yakabilmesi için 1 saate ihtiyaci var.

+ Protein degeri yuksek olan kuru yemis ve peynirin alkol ile birlikte tuketilmesi vucudun alkolden etkilenmesini geciktirir.
Dogru: ozellikle protein yuklu besinlerin bunda etkisi yuksek.

+ Bir çok insan için en iyi alkol tuketimi yolu, ayni saat içinde birden fazla içki almamak.
Dogru: alkolun etkisini azaltan en onemli unsur zamandir.


Kaynak: “Alcohol Problems and Solutions”

Irlanda'nin alkol problemi

Dunyaca unlu viski ve bira markalari ve her yere yayilmis olan "Irish Publari" ile Irlandalilar'in içki ile aralari bozulmazsa da gun geçtikçe kendi içlerinde birbirleri ile aralari bozulmakta. Ilk bakista her yerde oldugu gibidir diye dusunseniz de maalesef Irlanda’da içki problemi oldukça çizmeyi asmis durumda. Bu konuda en çok sani olan ulkelerin basinda geliyor.

Hastaneler ya içkili insanlarin kavgalarinda arada kalan, ya da yine çok içip ne yaptigini bilmeden bir yerlerine hasar veren insanlarla dolu. Sehrin merkezi aksam ve gunduz yasaminda muthis bir farklilik gosteriyor. Gunduz havali, temiz insanlarla dolu bakimli sokaklar gece yarisindan sonra kotu kokulu, birinin kendini kaybedince akliniza gelebilecek tum sahnelerin oldugu sokaklara donusuyorlar.

Gazetede ara sira karsima çikan haberlere gore yapilan arastirmalarda Irlandali erkekler kadinlara gore 3 kat daha fazla içiyor. Tabi bu durum bir ev haniminin tum gununu içki içerek geçirdigi için yardim isteyen bir mektubunun konu edildigi bir makalenin karsiniza çikmasini engellemiyor. Sosyo ekonomik durumu yuksek olanlar da içmeye yatkinlar ama pek de alkol problem yasamiyorlar, asil problemi yasayan ve çevresine de yasatan sosyo ekonomik durumu dusuk olan kesim.

Irlanda’da durum bu kadar vahim olunca son donemde alinan onlemlerin bazilari ; zaten çok pahali olan içki fiyatlarini daha da yukseltmek ve araba kullanabilmek için belirlenen limitin sadece 1 biradan ibaret olmasi oldu. Marketlerde kasalar içki geçirebileceginiz ve de geçiremeyeceginiz olarak ikiye ayriliyor. Marketlerde calisan kasiyer eger 18 yasin altinda ise içkiyi size satamiyor tabi bu kisinin içki satilamayan kasada olmasini beklersiniz hali ile ama iki tarafta da olabiliyorlar. Bu durumla karsilasirsaniz 18 yasin uzerinde bir gorevlinin gelmesini beklemeniz gerekecektir içki alabilmeniz için.

Sakinligi ile ovunerek ev sahibinin bize kiralamis oldugu evin bulundugu apartmanda bile kisa bir sure sonra ayrilacak bir kiraci olan bekar komsumuzun yaptigi bir cumartesi aksami çilgin partisi, gecemizi de gunduzumuzu de altust etti. Belli ki içkinin dozaji oldukça abartilmis, yapilmadik gurultu ve saçmalik birakmadiklar. Gece uç gibi baslayan gurultu sabah sekiz’e kadar bizim tum ruyalarimizi susledi. Bu durumu yasayinca Irlandalilar'in ciddi anlamda bir problem yasadiklarini daha da iyi anladim.

Irlandalilar eglenceyi, haftasonlarini meshur publarinda geçirmeyi adete bir gorev edinmisler kendilerine. Sakaci, sicak ve hos sohbet insanlar olduklarindan ve de muhabbetin en iyi dostu da bir Guinness birasi oldugundan bardaklar bosaldikça dolduruluyor. Hatta bosalmasini hiç beklemeye gerek kalmadan bir sonrakini almak için siralar olusturuyorlar...

Tutun Bana


Dusecek gibi olmana gerek yok
Kotu gunleri beklemesen de olur,
Yalniz basima ayaga kalkarim deme
Ne zaman uyanirsan tutun bana.

Aldirma ayagina takilan taslara,
Yanindan geçen sana bakan gozlere
Arkandan gelip seni hizla geçenlere,
Bir kosende sakla beni, tutun bana.

Tum gucunu toplayip kosarken,
Kimsin, nereden geçtin sormazlar,
Sen sorunca yolu yanlis gosterir,
Seni durdurmak bile isterler
Aldirma kimseye, tutun bana.

Unutma senin yolundan geçen
Benim gibi bir surusu
var.
Sen bana tutun ki ben de sana tutunayim…


Derya Sahna

Oyle Bir Oyun

Sunday, 20 April 2008

Bilseydim oyunun boyle oldugunu,
Baslamadan once bir daha dusunurdum.

Herkesde bir ilerleme hirsi var,
Bende ise oyunu anlama çabasi.
Dogru bildigini yapan yerinde sayiyor,
Hile yapan ise çabuk ilerliyor.

Oyunun kurallarindan çikamazsin,
Kurallari koyan da olamazsin.
Kendin olmak istersen, geri sayarsin
Ayni yoldan gidersen, kabul edilirsin.

Soylendigi gibi ilerlersin, istedigin gibi degil.
Kazananin yanina gelirler, kaybedenin degil.
Kim ne zaman yaninda olur belli olmaz,
Ayni yerde kalani oyun içinde tutmaz.

Bilseydim oyunun boyle oldugunu,
Belki de hiç baslamazdim…


Derya Sahna

Simdi Anladim

Saturday, 19 April 2008


Yagmur dusunce gunesin sicakligini,
Gozlerim dolunca gulmenin huzurunu,
Yaslaninca çocuklugumun nesesini,
Tum hissettiklerimi anladim.

Sevdiklerimden uzak kalinca,
Istemeden dilimden kelimeler çikinca
Masamdaki çiçegim bana sirtini donunce,
Çocuklugumun geçtigi mahalleden geçince,
Tum hissettiklerimi anladim.

Kalabaligin içinde yalniz kaldigimda,
Uyanip pencereden baktigimda,
Evde gizlenen sesini duydugumda,
Iste simdi sana hissettiklerimi anladim…


Derya Sahna

Bilmiyorsam

Friday, 18 April 2008

Sana çok yakin olursam
Sicakligini unuturum nefesinin
Senden uzaklara kaçarsam
Yanima alirim seni biraktigim yeri.

Yapayalniz çaresiz kalirsam,
Birini ararim içimi dokecek.
Kalabalik içinde bogulursam,
Kapandikça içime kapanirim.

Pesimden gelen çok olursa,
Bir kose bulurum siginacak.
Beni hatirlayan kimse olmazsa,
Onemi yok der kandiririm kendimi..

Hayatta nasil mutlu olurum,
Elimdekilerden çabuk bikiyor
Kaybettikten sonra agliyor,
Ve de ne istedigimi bilmiyorsam…


Derya Sahna

21 - Film


"21"

Yonetmen: Robert Luketic
Oyuncular: Kevin Spacey, Jim Sturgess, Kate Bosworth, Laurence Fishburne, Aaron Yoo, Liza Lapira, Jacob Pitts, Jack McGee, Josh Gad, Sam Golzari, Helen Carey & Jack Gilpin.
Sure: 123 dakika

Parlak isiklar, renkli gazino masalari ile Las Vegas’in umursamaz hayat tarzi zemini ile gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek hazirlanmis bir film.

Ben Campbell (Sturgess) bir matematik dehasi olup en buyuk hayali tip okuluna gidip doktor olabilmek. Annesine çok duskun olan ve bir erkek giyim magazasinda çalisan Ben’in imkanlari okul masraflarini odemeye yeterli olmadigi için bu hayalini gerçeklestirmesi oldukça zor gozukmektedir.

Okudugu okuldaki Profesoru Micky Rosa (Spacey) ondaki potansiyeli gorur. Iyi niyetli biri olmasina ragmen, hayalini gerçeklestirmek için kolay yoldan para kazanmasinin isine gelebilecegini dusunur. Micky okuldaki potansiyel gosteren birkaç ogrenciyi bir araya getirip Las Vegas’ta Blackjack masalarinda kart sayarak para kazanan bir grup olusturmustur. Ben’i de bu gruba sokmayi ister, basta zorlanir ama sonunda basarir.

Içlerinde Ben’in de bulundugu grubun Las Vegas’a haftasonu yolculuklari baslar, otellerde geçen luks hayatlari gerçek yasamlarina hiç benzemez. Ilk yolculuklarda hersey yolunda gider, kazandikça kazanirlar ama tabi bu uzun sure surmeyecektir. Gorevi sehtekarlari yakalamak olan Cole Williams (Fishburne)’in gozu tum grubun uzerindedir…

Çok hareketli olmasa da bazi olacaklari onceden tahmin edebileceginiz olaylar zinciri olsa da sonunun beklemediginiz gibi gerçeklesmesi, renkli sahneler, genç oyuncularin basarili performanslari belki de filmin izlemeye deger olmasini saglayan en guzel kismilari...

Irlanda'nin Bahçesi, Wicklow

Thursday, 17 April 2008


Irlanda’nin bahçesi olarak bilinen, yemyesil Wicklow, Dublin’nin guneyinde, sehre yaklasik 16 km uzaklikta, nefis manzaralara, muhtesem guzellikteki kumsallara, gorkemli tepelere ve daglara sahip bir bolge.

Sakin yamaçlari, golleri, daglari, ozenle korunan bahçeleri, essiz manzara ve selaleleri ile unlu olan Wicklow Bolgesi (County Wicklow) , Wicklow daglarinin etrafinda olan Arklow, Bray, Glendalough gibi bir kaç yerlesimden olusmakta.

Ununu aldigi diger bir konu ise birçok Hollywood filminin geçtigi bolge olmasi ve Daniel Day Lewis gibi bir kaç unlu Hollywood yildizinin kent yasamindan soyutlanip, yemyesil vadilere bakarak yasadiklari evlerinin burada olmasi. Bu ozel bolgenin ozelliklerini, tarihselligini ve toplulugunu koruyabilmek için onlemler alinmis durumda, ornegin burada ev tutmak ya da almak isterseniz, belli kriterlerden geçmeniz gerekmekte.

Vikingler tarafindan kurulmus bolgenin, eski adi Viking çayirlari anlamina gelen “Wyking alo” imis. Tarihinden izleri bulmak isteyenin gezebilecegi yerler ; “Wicklow’s Historic Goal", "County Wicklow Heritage" ve "Genealogical Research Center”. Bolgede yapilabilecek diger aktiviteler ise mukemmel manzaralar esliginde Trekking ya da her gittiginiz yerde karsiniza çikan bitmek bilmeyen alanlarda oynayabileceginiz Golf olabilir. Wicklow kasabasi ise kuçuk sempatik, bir kaç çesit magaza ve bardan olusan, merkezi ve tarihi dokusu ile tipik bir Irlanda kasabasi.

Bolgenin en guzel ve gorkemli bahçelerinden biri ise “Powerscourt House and Gardens”. Ismini bu alanda 1300’de bir kale yaptiran Le Poer (Power) isimli aile vermis. Ardindan alan 1603 yilinda Ingiliz Richard Wingfield’e bahsediliyor ve kendisinin soyundan gelenler 350 boyunca buranin sakinleri oluyor. 1731 yilinda ulkedeki en buyuk balo salonuna sahip olan gorkemli bir konaga donusturuluyor. 1974 geçirdigi yangindan etkilenmis olsa da gunumuzde konagin içindeki hediyelik esya ve el sanatlari dukkanlari, restaurant, balo salonu ve teras kafe eski gorkemini hatirlatiyor.

Powerscourt bahçeleri kendinizi doga ile içiçe bulup bir yandan da geçmise goturebileceginiz essiz guzellikteler. Birbirinde guzel bahçelerin içinde, 1840’ta yapimi baslayan 100 isçinin çalisarak 12 yilda bitirdikleri Italian Garden (Italyan Bahçesi), Kuzey Amerika’dan gelen agaçlarla olusturulan “Tower Valley” vadisindeki Pepperpot Kulesi, gorkemli Japon Bahçeleri, Triton Golu’nun ortasindaki Roma’daki Piazza Barberini’den esinleneerek yapilmis fiskiye, Powerscourt Ailesi’nin zamaninda besledikleri hayvanlarini gomdukleri, Evcil Hayvan mezarligi gezerken karsilacaginiz onemli noktalardan birkaçi.

Bahçenin her koseni gezdikten sonra yorulup dinlenmek için seçebileceginiz en guzel yer teras kafedir. Benim gibi çiseleyen yagmuru ciddiye almayip terasta oturup çok çesitli kek ve pasta dilimlerinden birini seçip yaninda enfes kahvelerinden birini yudumlayaraj gunun en guzel anlarindan birini geçirebilirsiniz.

Sonra Agla

Wednesday, 16 April 2008

Dostlar senden bir bir kaçti,
Yalnizlik içine tas gibi çoktu
Gozlerine hakim olamaz oldun,
Yine de simdi degil sonra agla.

Herkes senin yanlisini ariyor,
Dogruna kimse deger vermiyor,
Dayanman gittikçe zorlasiyor,
Yine de simdi degil sonra agla.

Isteklerin aslinda çok da degil,
Yarina olan umidin kayboluyor,
Ama haykirsan da sesin çikmiyor
Yine de simdi degil sonra agla.

Korkmuyor musun ya biri gorurse,
Gelip sorarsa ne diyeceksin.
Mendilin de yok ki silesin,
Sen en iyisi simdi degil sonra agla.


Derya Sahna

Beni burada tutan

Nedir beni burada tutan,
Kemiklerime isleyen soguk mu
Yoksa içimi karartan bulut mu.

Yalnizligima alismisligim,
Sessizligimi bozmayi unutturuyor.
Yagmurun bereketine sastigim,
Çimlerin yesili beni mutlu etmiyor.

Odamdaki pencereyi kapayasim var,
Gunesle açan renge bakasim yok
Duvarda ilerlemeyen saatin sesi
Içimde bitmez boslugun nefesi.
Gunume çoker beklemenin agirligi,
Ardinda gelen herseyin ayniligi.

Nedir beni burada tutan,
Fedakarligimla duydugum gurur mu,
Yoksa hayalimdeki yarinin sicakligi mi…


Derya Sahna

Yine de sen ol

Tuesday, 15 April 2008


Bugun odana giren gunesin
Yarin sana sozu var mi,
Yuzunu yikadigin suyun
Kaynagindan haberin var mi.

Hayattan da fazlasini bekleme,
Iyisi de var kotusu de
Paylasanin az olur mutluyken
Akil verinin bol olur aglarken.

Yakindayken yuzune bakmayan
Giderken arkandan bakar.
Ruhuna degil sana dokunan
Seni ozunde degil, disinda arar.

Ayni havayi solumaya çekinmezsin
Ama yuregini paylasmaktan kaçarsin.
Gerçek senden bir parça versen
Kimden geri gelir sasarsin.

Sen yine de sen ol,
Ayni ya da farkli degil, kendin ol
Yolunu çizen ol…


Derya Sahna

Yurt disinda yasamak


Ilk bakista ne kadar kulaga hos gelirse gelsin, yurtdisinda yasamanin zorluklari kuçumsenemeyecek kadar insanin hayatini etkiliyor. Dunyanin neresinde yasarsaniz yasayin ulkenizden ayrilmis ve yeni bir ulkede yabanci olmussaniz karsiniza çikacak zorluklara hazirlamaniz gerekli kendinizi.

Iki tip yabanci var, biri; gittigi ulkenin herseyini tanimaya, iyi yanlarini one çikarip kendini mutlu hissetmeye ve yerli halkin yaptiklarini yakindan takip edip içlerine girip kendini ulkeye adapte etmeye çalisan, digeri ise; karsisina ne çikarsa çiksan kendi ulkesi ile kiyaslayip begenmeyen, ulkeyi ve yerli halki surekli elestri yagmuruna tutan, bulundugu yerin iyi yonlerine gozlerini kapayan ve gittigi her yere kuçuk ulkesini de yaninda tasiyan.

Acaba ben hangi gruba aitim diye dusunursem, belki birinci agirlikli olsa da ikisinde de bir parçam var sanirim. Aslinda çok da garip bir durum degil, hayatin her asamasinda yaptigimiz seçimlerin bir benzeri, yurtdisi macerasini seçtiginiz anda ulkede yasama sansinizi o anda kaybediyor ve surekli seçimizden suphe duyuyorsunuz.

Karsiniza neyin çikacagini bilmeden attiginiz bir maceraya kendinizi. Gittiginiz ulkenin dilini bilseniz de bilmeseniz de baslangiç her zaman zor. Neyi nerden alacaginiza, hangi araçlari kullanacaginiza, kiminle konusup kiminle konusmayacaginiza karar verene kadar zor bir donem geçirebilirsiniz. Ama isin guzel yani da burda; kesfetmek, yalniz kalmak, bir yerlere ulasmaya calismak, yenilikleri ogrenmek, baska yerlerle kiyaslamak belki de aradiginiz degisim hayatinizda.

Aslinda bu saydiklarim asil zorluklar degil, vize, oturma izni, çalisma izni gibi ivir zivir zorluklar var ki bir omur alir insanin hayatindan. Nerede olursaniz olun yabancilarin islemleri en son ve en çok zorluklarla çozumlenen islemler. Gelen yabancilarla ayakta kalan bir ulkeye giderseniz, nasilsa buranin bize ihtiyaci var çabuk hallederler islemlerimi dersiniz ama yanildiniz. Yabancilarin az oldugu bir ulke seçerseniz, nasilsa az insan var çabuk sira gelir dersiniz ama yine yanildiniz, maalesef sonuç hep ayni, her zaman beklemek zorundasin.

Yeni bir yere gider gitmez, ister istemez acaba kendi ulkenizden birilerini burda bulabilir misiniz telasina kapiliyorsunuz. Isin dogrusu her zaman yerli halktan arkadaslariniz olabilir ama gerçek bir arkadasin yerini çogunlukla kendi ulkenizden biri doldurabiliyor. Tabi sadece ulkenizden olanlarin yogun oldugu mahallelerde yasamak, sadece onlarla gorusmek, kendini soyutlamak pek de anlamli degil.
Garip olan ise, ulkenizin hasreti ile olsa gerek, okumadiginiz kitaplari okur, izlemediginiz filmleri izler ve dinlemediginiz muzikleri bile dinler hale geliyorsunuz. Ulkenize dair çikabilecek kuçuk bir haber bile gununuzun iyi geçmesine sebep olabiliyor ve size “ Ne kadar da çok milliyetçiymisim de haberim yokmus” dedirtebiliyor.

Yabanci olmanin belki de en guzel yasanacagi yerlerden birisi de Turkiye. Yabancilari ellerimizde tasiyoruz. Bizde yasayan yabancilar az oldugundan mi ya da misafir perverligimizle un salmis bir toplum olarak dogamizda oldugundan mi bilmiyorum… Belki de bir yigin belge toplamanizi ve sabahin ayazinda siralarda beklemenizi, asagilanmanizi gerektiren vize islemleri, odemeniz gereken bilmem ne vergileri gibi zorluklardan dolayi pek de seyahat edemedigimizden oturu "Bari onlar gelsin de biz de yeni ulkeleri boyle taniyalim..." dedigimiz içindir. Tabi Turkiye’deki tabulari, ozellikle bir kadinin basina gelebilecekleri, bazi adetlere kendini nasil alistirmasi gerekecegini saymazsak, yabanci olmak pek de zor olmasa gerek.

Yurtdisinda yasamak, neresi olursa olsun, ne kadar zor olursa olsun, yeni birseyler ogrenmenin, kendini tanimanin, olgunluk kazanmanin, kendi ulkene disardan bakabilmenin en guzel ve keyifli yolu…

Dusunmeye Degmez

Monday, 14 April 2008


Su kisa hayatin inisi çikisi çok
Hangi noktasinda duracagin belli degil,
Giderken yanina birini alir misin bilinmez,
Bosver sen, dusunmeye degmez.

Seni bugun bekleyen yarin kaybolur,
Bekleyisi bilen yuregin kahrolur,
Omrunden gun alir, bitmek bilmez
Bekleme sen, dusunmeye degmez.

Yarin nasil olacak bilmiyorsun,
Sebebini bilmeden gelecege guveniyorsun,
Sana giden yola açilan kapilar yerinde durmaz,
Acele et sen, dusunmeye degmez.

Son duraga gelmissin haberin yok,
Al basini git yalniz bile olsan,
Beklesen de belki o sana gelmez,
Yoluna devam et, dusunmeye degmez.


Derya Sahna

Sessiz Disco (Silent Disco)


Kisa bir sure once bir reklam araciligi ile karsima çikti, henuz deneme sansim olmadi ama çok ilginç oldugunu dusunuyorum… Sessiz Disco, muziksiz gibi geliyor ilk bakista ama degil.

Festivallerde ve gece kluplerinde kullanilan klasik DJ sistemini bir kenara atan bu tarz ile gittiginiz yerde muzik dinliyorsunuz ama size verilen kablosuz kulakliklarla dinliyorsunuz. Iki farkli dj olabiliyor, ikisinden birini kulakliginizin ayarlari ile seçebiliyorsunuz. Seçtigin muzigi dinleme sansi elimize geçmez genelde boyle yerlerde, bir DJ'i begenmediysen digerine geçme sansinin olmasi çok guzel geliyor kulaga.

Yuzde yuz sessiz mi disco? Hayir degil cunku; kulakliginizi çikardiginizda goreceksiniz ki, herkes dans ederken bir agizdan da sarkiyi soyluyor. Bir grup ses muhendisi ve DJ'in bir araya gelmesi ile olusturulmus, sanirim Birlesik Krallik'ta dogmus bir fikir. Simdiye kadar Avrupa’nin birçok ulkesinde ornekleri gerçeklestirilmis. Siz yerinizi ve davetlilerinizi ayarladiginiz takdirde, size kulakliklari ve diger gereklileri dunyanin neresinde olursaniz olun getiriyorlar, boylece çevreye en az zarar verecek sekilde partinizi duzenleyebiliyorsunuz.
Ilginc bir deneyim olsa gerek. Bir an once bir yerlerde buna katilabilmek için can atiyorum...

Portekiz su kopegi

Portekizde yasadigim surede hiç karsilasmadigim bir bilgi; Portekiz’in yerli kopegi varmis. Yüzyıllarca Portekizli balıkçıların teknesinde yaşamış, çok iyi yüzen ve ağdan kurtulan balıkları dişleriyle yakalayıp getirebilen, ayrıca yine tekneden kıyıya atılan halatı dişleriyle yakalayıp görevini tamamlayan bu cinse Portekiz Su Kopegi deniliyor. Balikçi ulkenin ancak bu cins kopegi olabilirdi diye dusunuyorum.

Bekçi köpeği de olabilir, kirsal bolgede ya da apartman katinda yasayabilir. Ancak suda çok fazla vakit geçirdiği için erken yaşta sağır olabilir. Dayanıklı, orta büyüklükte, kaslı bir köpek olup canlı, kavgacı ve de aceleciymis. Bu ozellikleriyle ise yavas ve çok sakin olan Portekiz insanina pek de benzemiyor.

Içimdeki

Demesi kolay,
Yasin ne olursa olsun, için genç olsun.
Nerede olursan ol, içindeki çocugu ortaya koy.

Içimde bir çocuk olsaydi,
Gulerken ya simdi aglarsam der miydim,
Konusmadan once dusunur muydum,
Kosarken etrafima bakar,
Yaptiklarima ne derler kaygim olur muydu,
Zamandan korkarak kaçar,
Bugunu, yarini dusunerek mi yasardim ?

Evet belki de içimdeki benden genç ,
Kiskaniyorum benden uzak ilgiyi,
Agliyorum elimden alinana,
Istiyorum hep daha fazlasini,
Korkuyorum yalniz kalmaktan

Ama yine de uzgunum, içimdeki artik bir çocuk degil…


Derya Sahna

Uyandir Beni

Saturday, 12 April 2008


Pembe gozluklerimi takmayi unutur,
Yalnizligi en dogru yol sanirsam,
Yalanlara siki sikiya sarilir uyursam,
Uyandir beni.

Yuregime seslenenleri duymazliktan gelir,
Bana gelenlere yonumu degistirirsem,
Uyurken sana sirtimi donersem,
Uyandir beni.

Kendimi degil etrafimi dinlemeye baslar,
Adimlarimi atmakta zorlanirsam,
Tum gucumle dislerimi sikarsam,
Uyandir beni.

Hayal kurmayi unutur,
Artik herseyi bildigimi sanirsam,
Yarini degil dunu alip yanima uyursam,
Uyandir beni…


Derya Sahna

Evora'da Portekiz Dugunu

Friday, 11 April 2008

Portekizli bir arkadasimin dugun davetiyesini alinca hem çok seviniyor hem de ilk kez bir Portekiz dugunu gorecegim ve de dugun Lizbon’da degil baska bir sehirde oldugu için çok heyecanlaniyorum.

Evora, 2 bin yillik bir geçmisi ve UNESCO’nun dunya mirasi listesinde olan kuçuk ama çok sempatik bir sehir. Ozellikle Roma Tapınağı, Katedrali, kemiklerden yapilmis Şapeli ve Üniversite binası gorulmesi gereken onemli yerler arasinda. Burada gorecegim dugun de sehir kadar guzel olur diye bekliyorum ve dusundugum gibi gelismeye basliyor olaylar.


Kilise merasimi kisminin "Se Kathedrali"nde baslayacagi dugune gelen birbirinden sik davetliler arasinda kilisenin kapisinda toplanmis beklerken ogrendigime gore bu kathedralde dugun yapabilmek için çiftler sira bekliyorlarmis. Gelin ve damadin biraz gecikmesinin ardindan kilisenin içinde beklememiz oneriliyor ve hep beraber içeriye giriyoruz. Bu hayatta bizzat sahit oldugum ilk kilise dugunu oldugu için içimde garip bir heyecan olusuyor. Herkes yerini aldiktan sonra damat onceden, gelin de agir adimlarla babasinin esliginde tum bakislari uzerine çekerek one dogru ilerliyor.

Buraya kadar hersey filmlerdekine benzerken konusma kismi baslayinca isler biraz degisiyor. Papazin uzun konusmasi ve ciftin evlilik yemini sirasinda kilisedeki gurultuden mi ya da mikrofon mu yoktu ellerinde bilemiyorum ama konustuklarindan pek bir sey anlayamiyorum. Neyse çift kari koca ilan edildikten sonra kilisenin kapisina çikarak gelenleri opuyorlar ve fotograf çekme merasimi basliyor ve sonunda gelin elindeki buketi kizlarin oldugu tarafa dogru atiyor… kim aldi ne oldu o sirayi ben deniz kaçiriyorum.

Ardindan yurume mesafesinde olan, dugun için ayrilmis salona dogru çok kalabalik bir grup halinde, gelin ve damadi da ortamiza alarak yol aliyoruz. Mahalle sakinlerinin, pencerelerden kapilarindan saskin ama gipta edercesine bakislarinin ardindan salona geliyoruz. Oncelikle giristeki bahçede fotograf çektirmek ve aparetif almak için bize ozel hazirlanmis masalarda oturacagimizi, sonra da yemek salonuna geçecegimizi ogrenince sasiriyorum. Ilk defa Portekiz dugunu gorecegim ama demek ki oltayi gozunden vurmusum diyorum kendi kendime. Tuzlular, tatlilar, meyveler ve içeceklerin oldugu bir bufeden herkes kendine gore birsey aliyor ve yerlerinde oturuyor.

Gelin ve damat da yerlerini alinca bir bir herkes yanlarina gidip fotograf çektiriyor. Hediye vermek isteyen veriyor. Tabi bizdeki gibi degil adet, oyle taki takma siralari olusturma diye birsey yok. Kimisi uygun gordugu rakami para ya da çek olarak içine koydugu zarfi, kimisi ev hediyesi olarak aldigi kutuyu veriyor çifte. Ya da olayi iyice gelistirenler var ki onlar onceden çiftin banka hesabina istedikleri rakami yatirmis oluyorlar. Bir kisim ise çiftin onceden bir magazada yaptigi dugun listesine yardimci oluyor.

Biraz atistirip muhabbet ettikten sonra yemek salonuna geciyoruz. Buyuk duzenli, sicak bir havasi var salonun. Herkesin oturacagi yer onceden belirlenmis olunca çok da zorlanmadan yerimize geçiyoruz. Masamiz oldukça sik, menumuz belli beklemeye basliyoruz. Yemekler yavas yavas dagitilmaya basliyor, bir yandan da enfes Portekiz saraplarimizi yudumlamaya basliyoruz. Hafif muzikler esliginde masamizda oturanlari tanimak için klasik sohbetlere basliyoruz. Sicak yemekler bitince buyuk dugun pastasi geliyor, gelin ve damat kesiyor, sampanya patlatiyorlar, biz de alkisliyoruz.

Geleneksel Portekiz muzikleri çalmaya baslayinca durduklari yerden sarkilara eslik edenler oluyor ama piste çikip dans eden sadece kuçuk çocuklar. Ardindan gecenin beklenen ani geliyor. Karaoke fasli basliyor. Meger portekizliler dugunde dans etmek yerinde toplanip karaoke yapmayi tercih ederlermis. Bu kadar modasi geçmis bir seye hala nasil onem verdiklerine sasirip, yerimden kalkmayayim diye okulda tahtaya kalkma korkusu olan bir ogrenci gibi basimi one egerek zamanin geçmesini beklerken zorla gelinin elimden çekmesi ile kendimi sahnede bulunca yerin dibine geçiyorum. Neyseki benim disimda 20 kizin içindeyim, ne desem kimse anlamaz diyorum. Zaten ne sarkilarin tek kelimesini biliyorum ne de sarki soylemeyi. Bizim ardimizda dugundeki erkekler bu kez aynisini yapiyor. Boyle de bir eglence anlayislari var ki saygi duymak lazim.

Eglenceler bizden sonra da devam etmis olabilir belki ama biz gece yarisina kadar ancak dayanabiliyoruz. Çok guzel, eksiksiz bir dugun olmasina ragmen pek de uzun surecek bir evlilik olmayacagini bilmeden o gece evin yolunu tutuyoruz…

Olsaydim


Sokakta kosan çocuk olsaydim,
Gulerek okuldan eve gelseydim,
Gelecegin farkinda olmadan,
Istedigim sadece eglence olsaydi.

Evime giren gunes olsaydim,
Yagmurun ardindan çiksaydim,
Hiç bir karsilik beklemeden,
Mutluluk dolu isik saçsaydim.

Bakmaya doyamadigim deniz olsaydim,
Mehtabin yaninda geceleseydim,
Kimse beni tutamazken
Costukça cosasim gelseydi.

Gunesin yanindan geçen kus olsaydim,
Bilmeseydi kimse uçabildigimi,
Canim isteyince herseyden kaçarken,
Dinlendigim hep annemin penceresi olsaydi.


Derya Sahna

Gitmeye Hazirim


Ister simdi, ister çok sonra
Valizim hazir bekliyorum.
Ister yalniz, ister kalabalik,
Sonum hep ayni biliyorum.

Kim yakin kim uzak belli degilse,
Yalniz da giderim biliyorum.
Dusunmek sonuca yaklastirmiyorsa,
Hazirim soru sormuyorum.

Ulasacak bir nokta yoksa,
Sebepsiz çabalamiyorum.
Eger az zamanim kaldiysa,
Mutlulugum yanimda bekliyorum.

Iyi haberi kotusu yalniz birakmiyorsa,
Yasam anlamayi kolaylastirmiyorsa,
Zaman yaralari iyilestirmiyorsa,
Gitmeye hazirim, soru sormuyorum…


Derya Sahna

Hayat Ne Garip

Thursday, 10 April 2008

Hayat ne garip,
Seçmeden sahip olamazsin,
En iyisini seçmeyi beceremezsin,
Seçtiginde digerini kaybedersin
Kaybettigine de pisman olursun.

Yokum dediginde pesinden kosanlar,
Varim dediginde senden vazgeçerler.
Her zaman yanindayiz diyenler,
Ihtiyacin olunca kaçar giderler.

Yeninin pesine duserken,
Eskinin guzelligini ozlersin.
Elinden uçanlara aglarken,
Sana dogru kosanlari itersin.

Sahip oldugunun degeri yokken,
Elinde olmayani dag yaparsin.
Yakinindakini gormezken,
Uzaktakini gozunun bebegi yaparsin.

Ben bu yolu biliyorum derken,
Ya kaybolursan diye kokarsin.
Biraz nefes almak isterken,
Yalniz kalinca boguldugunu hissedersin.


Hayat ne garip, beklemez seni,
Anlayana kadar ne dogru ne yanlis,
Uçar gider elinden alip sana ait olan herseyi...


Derya Sahna

Roma'nin Herseyi

Roma… yillar boyu tarihin, kulturun merkezi olmus, hala gorkemini cazibesini koruyan bir sehir. Filmlerde, basinda sik sik karsimiza cikmis hep bir gun gidebilme hayallarimizi suslemis, essiz guzellikteki Italyan sehri…

Roma’da dolasirken sanki açik hava muzesine gelmissiniz gibi hissediyorsunuz, beklemediginiz bir anda karsiniza her donemden tarihi eserler çikabiliyor. Italya’nin her sehrinde oldugu gibi burada da karsiniza turist turk gruplari sikça cikabilir. Hatta sansa kaldiginiz otelin sahibi bile Turk çikabilir bana oldugu gibi. Otel tam Collosseum’un karsisinda olunca, pencerede inanilmaz bir manzara ile karsilastim. Sabah uyaninca birden nerdeyim dediginizde (ki bu ancak filmlerde olur ya neyse) pencereden bakinca tarih kokan Roma’da uyandiginizi anliyorsunuz.

Roma ile ilgili bilgiyi her yerde çok kolaylikla bulmak mumkun, dunyanin en buyuk turizm merkezlerin birisi. Ama oraya gidip de gordukten sonra bu bilgileri bir yana birakip sehri hissetmek istiyor insan. Uzun uzun yuruyusler için ideal bir sehir, yurumenin en iyi kesif yolu olduguna inanan ben biraz fazla inanmisim ki, saatlerce durmadan yuruyup ayaklarimi cezalandirmistim. Turistlerin akin akin gittigi tarihi eserleri bir kenara birakip sehri ikiye ayiran “Tiber Nehri” boyunca biraz merkezin disana dogru yurume sansiniz olursa, Roma insani, tipik kuçuk yerel dukkanlar, temiz sokaklari gorme sansiniz olabilir.

Roma’nin disina çikmak isterseniz, guçlu bir tren ulasimina sahip Italya’nin en buyuk istasyonlarindan biri olan Roma tren istasyonundan kalkan sayisiz trenlerden birini yakalayarak bir çok yere gidebilirsiniz. Sehirdeki metro agi da yine bu istasyona baglanarak ulasiminizi kolaylastirir.

Kisaca sehirde gezilmesi oncelikli yerlere soyle bir bakarsak tabi ki “Collosseum” ilk durak olacaktir. Giriste beklediginiz siraya ve odediginiz rakama degdigi kesin, birden kendinizi tarihin ortasinda, bambaska bir dunyada buluyorsunuz. 1.yy’dan bu yana hala ayakta kalma çabasini hissediyor, neden Italya’nin kudret simgesi oldugunu anliyorsunuz.

Ardindan yuruyerek, tabelalari takip ederek çikacaginiz adini “Ispanyol Meydani” ( Piazza Di Spagna ) ndan alan “Ispanyol merdivenleri” geliyor. Sansli iseniz tadilat yoksa guzel fotograflar yakalayabilirsiniz. Benim gibi yagmur bile sizi yildirmayip 19. Yy’dan kalan bu merdivenlerde oturup etrafinizi dolduran turistlerin çektikleri fotograflarda da çikmaniz mumkun.


Biraz daha yurumeye devam ettiginizde Roma’nin sik caddelerine çikip, guzel bakimli, modayi takip eden Italyan insanlari ve yaninizdan vizir vizir geçen motosikletlileri gorursunuz. Motosiklet çok yogunlukta her yasta Romali’nin kullandigi bir ulasim araci. Gurultusu bazen sizi rahatsiz edebilse de Romali’lar sehir içindeki trafigi bununla azalmaya çalisiyorlar. Onemli diger bir yer ise “Ask Cesmesi” (Trevi Fountain), bu gorkemli bir Barok yapisi çok buyuk, içine herkesin bir dilekte bulunarak bozuk para attigi bir çesme.

Katoliklerin bulusma yeri olan Vatican’a gelince basinda gorudugumuzden çok daha buyuk bir alani kapliyor. İtalya içinde, postanesi, helikopter alani, tren istasyonu, radyosu ve vatandasi ile ayakta olan bir devlet olarak bulunuyor olmasi garip geliyor insana.

En onemli ve çok sevimli meydanlarda biri de “Campo de Fiori”. Gunduz restaurantlarinda yemek yiyebilir, cafelerinde kahvenizi içebilir, sokaktaki sanatçilarin, galerilerin eserlerini gozden gezdirebileceginiz gibi gece için de gidebileceginiz ideal bir yer. Barlarin genelde 2’ye kadar açik oldugu bu meydanda, istediginiz her tarz mekani bulabilir, disardan size en hos gelene kendinizi atabilirsiniz.

Yemeklere gelince, yine tum Italyan mutfaginin guzelliklerini deneybilirsiniz. Adimbasi karsiniza cikan, kisin en soguk doneminde bile tiklim tiklim olan dondurmacilari da denemeden donememek de fayda var. Roma’ya gittigi donemde Portekiz’de yasayan ve Portekiz pastane mamullerinin genelde tatli agirlikli olmasindan dolayi tuzlularin hasretini çeken ben, her çikan yerde yeni bir tuzlu denedim. Unutamadigim ozel bir sandviçti ki peynir ve domatesinin dayanilmaz birlikteligine bir de kizarmis patlicani katarak, kizarmis ekmekten yapilmis bu sandviçi kesfetmis Italyanlara yerken çok tesekkur ettim.

Roma’nin herseyi dedim baslikta, gerçekten herseyiyle dunyada tek bir sehir. Sadece havasini koklamak için, kisa bir sure bile olsa tekrar Roma Sokaklari’nda yuruyebilmeyi çok isterdim…

Bosuna

Wednesday, 9 April 2008

Bosuna mi hayatin bu telasi,
Hep bir yerlere ait olma çabasi,
Sebepsiz yalniz kalma kaygisi
Belli bir noktaya varma ugrasi.

Bosuna mi bilmedigini sorma korkusu
Attigin adimi birine anlatma arzusu,
Daha guzel bir yarinin umudu,

Zamanim yetecek mi kuskusu.

Bir yerlere ulasmak, durdurmuyor beni,
Daha fazlasini istiyorum.
Bugunu yasamak, susturmuyor beni,
Yarini, sonrasini konusuyorum.

Sebebi var mi bunlarin dusunmuyorum,
Dogru mu yapiyorum bilmiyorum,
Ama zamanin nasil gectigini anlamiyorum.


Derya Sahna

Madrid'in Kent Merkezi

Madrid deyince aklima ilk gelen sehrin canli yasami ve insanlarin sicakligi.... Kultur, sanat ve tarihin merkezi olan sehrin hareketi 24 saat durmadan devam ediyor.

Madrid’te otelinizi seçerken merkeze yakinligina ozen gostermenizi tavsiye ederim. Gorulecek en guzel yerlerin merkezde odaklanmis olmasinin yanisira bu alanda diger sehirlerden farkli olarak yerli halkin yasantisini kesfetmenizin de mumkun olmasi. Tum Avrupa sehirleri gibi, merkezin gezilecek onemli alanlari buyuk bir ana meydan ve diger kucuk meydanlardan olusuyor. Farkli yani ise, etrafinizda gordugunuz binalarin hepsinin otel, alisveris ya da is merkezleri gibi aksam olunca terkedilmis gibi sehri tek basina birakan binalar olmamasi. Kent merkezinde yasami canli tutabilmenin en iyi orneklerinden biri sanirim bu sehirde yasaniyor. Onemli bir olçude merkezde yasami ayakta tutabilmis. Aksam otelinizden cikip meydana dogru yururken karsiniza kopegini gezdiren bir Madridli çikabilir ya da otel odanizin camindan bakarken, karsi binanin bir katinda masanin etrafinda oturmus bir ailenin yemek yemesini seyredebilirsiniz.

Diger guzel yani ise, muthis guzellikteki yemyesil parklari… Tam merkezin gobeginde bulunan "Retiro Parki"nin içine girdiginizde sanki baska bir dunyadasiniz ve nasil çikacaginizi bilmiyorsunuz duygusuna kapiliyorsunuz. Kucuklu buyuklu goller, patikalar ve pavillionlarla suslenmis bu parkta dinlenebilir hatta kucuk bir sandal sefasi da yapabilirsiniz. Yurumeye oldukça elverisli bir sehir olan Madrid’e giderken rahat ayakkabilarinizi yaniniza almayi unutmayin.

Sadece turistlerle degil Ispanyollarla da dolup tasan sehir sanki hiç uyumuyor, meydanlar, barlar, sokaklar civil civil insanlarla dolu genelde. Sicak, hizli konusan, bakimli Ispanyol Insani’na rastlayacaginiz kesin. Portekiz’den alistigim için beni çok da sasirtmadi ama rahat, agir calisan, calisirken baska seylerle de ilgilenen insanlari ve aksam ancak saat 10 gibi dolan restaurantlari gorunce sasirmayin.

Sehrin en buyuk meydani "Plaza Mayor"un her yanini kaplayan cafe, restaurant ve dukkanlar yemek yemek, alisveris yapmak ya da bir kahve molasi vermek için duran turistleri beklerken diger buyuk bir meydan olan "Puerta del Sol" ise kentlinin bulusma noktasi ozelligi ile daha çok yerli halki çekmekte. Bu meydanin da her yanini isgal etmis restaurantlar, cafeler, barlar sanki meydani dolduran insanlara yetmeyecek gibi. Sinema ve tiyatro çikislari, sokakta bir seyler satanlarin ya da gosteri yapan sanatçilarin etraflari kalabalik gruplarla dolu.

Meydanlari birakip ara sokaklara daldiginizda ne kadar de kendinize guzergahlar belirlemis, çalismis da olsaniz kesin bir yerlerde kopup ve kaybolabilirsiniz. Daracik sokaklarin sizi nereye baglayacagi hiç onceden belli olmadigindan sasirmaya ve kaybolmaya deger.

Gezilecek muze ve birçok galerinin yaninda "Real Palacio", Kraliyet Sarayi tabi ki unutulmamali, gerçek bi saray,oldukça buyuk ve gezilecek gorulecek çok seyi var. Bir çok Avrupa sehrinde karsiniza cikan saraylara kiyasla çok daha zengin.

Yemeklere gelince, "Paella"yi, iyi bir et tabagini farkli yerlerde tadabilir ya da benim gibi “Tapas” dedikleri, ekmegin uzerine cesitli mezelerle yapilan genelde giris olarak sunulan yemegi, ana tabak olarak da yiyebilirsiniz. Puerto del Sol Meydani’nda karsiniza cikacak olan Madrid’in unlu sicak çikolatasini denemeden de donmeyin.

Ne kadar Ispanyollar'in simgesi olsa da tamamen karsi oldugum boga guresini izlemeye tabi ki gitmedim.
Ispanya’nin kultur, sanat ve tarih merkezi olan bu sehrinde geçirdigim gunler maalesef yetmedi tekrar gidebilmeyi umitle bekliyorum.

Içimi açan gundem

Tuesday, 8 April 2008


Bu hafta oyle bir basladi ki sanki bitmek bilmeyecek…
Gundemdeki olaylar sanki hiç hafizamdan silinmeyecek ve her geçen gun daha da çok "içimi açacak"... Su siralar gun içinde ogrendiklerimizi birbirinize satmaya çalistigimiz onemli anlarindan biri olan aksam yemeklerinde, ben mi aksam yemegini yedim yoksa yemek mi beni yedi bilmiyorum.

Once kadin olup sonra rahmini saklayarak erkege donen (!) zatin, “Dunyanin ilk hamile erkegi” baslikli hamile fotograflari… Bunu nasil silebilirsiniz ki kafanizdan. Insan ne yorum yapacagini sasiriyor gorunce. Isin ozu cok basit aslinda erkek degil ki kendisi, hala bir kadin ama erkek goruntusunde fakat olay tum dunyaya oyle bir indi ki sonucu ne olacak kestiremiyor insan. Keske bu kadar çikmasaydi gozler onune, dogacak çocuga en çok uzuluyorum.

En fenasi kizi ile iliskisi olup, ustune bir de çocuklari olan Avustralyali çift. Elele kolkola fotograflari hiç gitmeyecek gozumun onunden. Bunu reenkarnasyona baglayip, onceki hayatlarinda birbirine çok asik olan bir çift olduklarina ve bu sebeple de bu hayatta beraber olduklarina kendimi inandirip gece daha rahat uyumak istiyorum.

Hamile kadinin karnini kesip, bebegi çalan diger bir kadin, bu basligi gorunce haberin devamini okumaya korktum, baska bir fikrim yok ama midemi bulandirmaya yetti.

Televizyonda doktorlarin çare bulmakta zorlandiklari, dunyanin çesitli ulkelerinden yakaladiklari sok eden hikayeleri anlatan birçok program var son donemde. Orumcek kiz dedikleri dort ayakli kiz çocugu, iki kafali bebek, agaç gibi eli ayagi kok salan adam, surati anormal derecede buyuyup sarktigi için fil adam dedikleri çocuk, bir yerlerinde gariplikler olan bir suru insan... Acaba bunlar daha onceden yok muydu ve dunyada sebep oldugumuz degisimlerin sonucu mu çiktilar simdi ortaya, yoksa hep vardi ama bize mi ulasmiyordu ?

Daha neler gorecegiz deyin ve bekleyin, bunlar daha baslangiçlari, çunku her geçen gun nereye dogru gittigi, hangi noktada duracagi belli degil insanligin. Su kisa hayatimiza bakalim daha neler sigdiracagiz…

Kimim


Ben kimim mi demeli
Yoksa kime donustum mu
Ogretildigi gibi sakladin mi duygularini,
Yoksa duygularin miydi seni saklayan.

Korkularinin sebebini arayan sen miydin,
Yoksa korkutan sebepler miydi seni kovalayan.
Duymak istedigin baskasinin dusuncesi miydi,
Yoksa kendi yuregin miydi dinlemekten korktugun.

Aklinda yapmak istediklerin mi vardi,
Yoksa yapamamaktan korktuklarin mi.
Mutluyken dusundugun gelecek guzel gunler miydi,
Yoksa gelmesini istemedigin zor gunler mi.

Arama yanlislari her yerde, yanlislar seni bulur nasilsa.
Isteme herseyi bir anda, zamani var her olacagin yasaminda…


Derya Sahna

Milano'da Alisveris

Monday, 7 April 2008

Unlu markalarin dogdugu, dunyanin moda merkezlerinden biri olarak unlu olan, Lombardia Bölgesi'nin merkezi Milano, Italya’nin onemli sehirlerinden birisi.

Milano, tarzi, insanlari, havasi ise sanki diger Italyan sehirlerinden daha farkli ama yine de 2 gunden fazla kalmanin çok da faydali olacagina inanmiyorum, size sunabilecekleri, gezilip gorulecek yerleri, tarihi eserleri, Roma gibi bir sehirle kiyasla daha az. En guzeli, sehrin tarihi kokusunu hissetmek ve merkezde bir yerlerde oturup kahvenizi yudumlarken hareketli, sicak Italyan insanlarini izlemek ve tabi ki alisveris yapmak olabilir.

Sehrin disindaki banliyoleri Malpensa Havaalani’ndan otele gidis yolunda izleme sansiniz olursa dikkatinizi çekeceklerden biri gri binalardir. Sehrin merkezine metro ile gelebileceginiz gibi, otobus ya da tramvayi da kullanabilirsiniz. Ancak ana meydan Duomo’ya vardiginizda “Evet simdi modanin, kulturun, sanatin baskenti, Milano’ya geldim” diyebilirsiniz...

Bu meydan insanlarla, muthis ihtisamli tarihi binalarla dolu olup ilk dikkatinizi çeken Katedral olur. 500 yillir yapimi hala devam eden inanilmaz bir eser olan katedral Avrupa’da muthis un salmistir. Sansli iseniz, onarim olmadigi bir doneme denk gelir ve istediginiz fotograf karelerini yakalayabilirsiniz. Tam karsisina geçip soyle bir baktiginizda eski donemlere yolculuk yapip gerçek disi bir sahneye sahit oluyorsunuz sanki.
Diger onemli gezilebilecek yerler ise; Dante Caddesi’nde bulunan Sforzesco Kalesi, Gar binasi olan inanilmaz buyuklukteki Stazione Centrale ve Santa Maria Della Grazie Kilisesi’dir.

Alisveris deyince neler gezilebilir Milano’da? En onemlisi ve Katedralin yaninda bulunan dunyanin ilk alisveris merkezi olarak kabul edilen Vittoria Emanuele Galerisi'dir. Içine girdiginizde çok buyuk bir pasaja girmis hissediyorsunuz kendinizi, birbirinden sik ve pahali markalarin parladigi dukkanlar, kaliteli cafeler, cok sik giyinmis her yastan ellerinde paketleri ile agir agir yuruyen insanlar dikkatinizi çeker. Ama çok da devasa birsey beklemenin anlami yok, kent merkezi olçeginde, insancil ama kaliteli ve farkli en onemlisi tarihi eser olan bir alan.

Alisveris için diger onemli bir yer ise Quadrilatero d'Oro dedikleri, pahali alisverisin merkezi olarak taninan bolgedir. Boenos Aires ve Paolo Sarpi gibi caddeler ise fiyatlarin biraz daha dusuk oldugu alisveris caddeleridir. Bunlarin disinda buyuk alisveris merkezlerini de merkezin disinda bulmak mumkun. Indirim donemleri genelde diger Avrupa Ulkeleri’nde oldugu gibi Noel sonrasi Ocak ayina ve yaz oncesi Haziran, Temmuz aylarina denk geliyor. Bu konuda biraz farkli olan Ispanya, noel oncesi indirim yapan tek ulke olmali tum Avrupa’da.

Yemekler tabi diger Italya sehirlerinde oldugu gibi, pizza, makarna agirlikli ama burada restaurantlarda giris olarak bulabileceginiz, ya da kucuklu buyuklu cafelerde karsiniza çikabilecek, cesitli tuzlu tatli pastane urunleri ile daha cok karsilasiliyor.

Sozun ozu, guneyliye koylu diyen, zengin Kuzey Italya’nin merkezi olarak bilinen Milano’da belki de biraz daha fazla sasirmayi beklerdim ama gordugum kadari ile de ilginç ve gezmege deger bir sehirdi…

Lars and The Real Girl - Film


"Lars and The Real Girl"

2007 yili Ekim ayinda lanse edilmis olmasina ragmen, yeni izleme sansim oldugu ve çok begendigim için yazmak istedim bu filmi. Su anda sanirim hala bazi ulkelerde oyunuyor ama olur da filmin oynadigi sinema bulmazsaniz diger yollarla elde etmeye calismanizi tavsiye ederim.

Olagandisi bir ask hikayesi... Çevremizi, beklentilerimizi, onyargilarimizi bizi sorgulatan bir film. Bir adamin plastikten yapilmis oyuncak bir kadina asik olmasi olan konusunu duyunca belki cok da kisiyi sinemaya çekmeyecek bir film ama beklediginizden çok daha fazlasini bulacaksiniz bu filmde. Ryan Gosling’i en son yine çok iyi bir film olan The Notebook’ta izleyip çok basarili bulmustum, bu filmde bir kez daha ne kadar iyi oldugunu gosteriyor.

Filmde Lars (Gosling) zeka olarak geri olmazsa da sosyal olarak zorluklar çeken, insanlarla iliskilerinde çok guvensiz olan biri olarak karsimiza çikiyor. Lars ayni evi paylastigi agabeyi (Paul Schneider) ve agabeyinin esi (Emily Mortimer)’nin tum davetlerini geri çevirip, sadece kiliseye ve ise gitmek için evden çikar. Bir gun Bianca; yani plastikten yapilmis oyuncak kadin ile internette tanisanip siparis verince hayatinda hersey tamamen degisir. Kendine guveni gelir, konusma tarzi degisir, tam anlamiyla baska bir insan olur, Bianca’nin gerçek olduguna tum kalbi ile inanir ve bu sekilde davranir ona.

Ailesi ne yapacagini sasirir, gerçekleri yuzune vurmak ya da boyle kabul edip karakterinin gelismesini izlemek arasinda kararsiz kalirlar. Bianca’nin yolculuktan geldigi, yorgun olabilecegi yalanini uydurarak onunla birlikte terapiste (Patricia Clarkson) gitmesini onerirler. Bu sekilde her hafta devam eden doktor gorusmeleri ile Lars’in farkli oldugunu kabul edip, kendini ve çevresi ile olan iliskileri kesfetmeye çalisirlar. Belki bu yolla gerçek hayatta ilgilendigi kisi olan Margo (Kelli Garner) ile iliskisini gelistirebilecegine inanirlar.

Lars ile oyuncak Bianca’nin iliskisi tamamen duygusaldir, hiçbir sekilde Lars’in fiziksek bir beklentisi yoktur. Onu gittigi heryere tasimaya baslar, çevredekiler tabi her yerde gozlerini ondan alamazlar, aslinda gulmek isteseler de durumunun ve oyuncaga olan sevgisinin ne kadar ciddi oldugunu gorunce gulmeye utanirlar. Ardindan çevredekiler de boyle kabul eder, Bianca’ya ellerinden geldigince gerçekmis gibi davranip Lars’in yaninda olduklarini gosterirler.

Dduygu yuklu sahneler ve basarili oyunculuklarla dolu, çok iyi yonetilmis ve yazilmis, yureginize dokunan bir film…

Drillbit Taylor - Film


"Drillbit Taylor"

Okulun ilk gunu tesadufen ayni tshirtleri giyen (Gentile) ve Wade (Hartley), muzik asigi olan Emmit (Dorfman) ile kazara arkadas olurlar. Birden kendilerini okulun en tehlikeli ikilisi olan Filkins (Frost) ve Ronnie (Peck)’nin oyuncagi olarak bulurlar. Tehlikeli ikili nefes almalarina izin vermez. Uc arkadas baslarina gelen birbirinden kotu olaylara ne ailelerini ne de okul mudurunu inandiramazlar.

Onlerinde onlari bekleyen 5 seneyi dusunduklerinde iki seçenekleri vardir ya okuldan ayrilacaklar ya da bir bodyguard tutacaklar. Internet uzerinden birini bulup kendilerine bodyguard olarak ayarlamaya karar verirler. Kabul edemeyecekleri birçok kisi ile gorustukten sonra en son Drillbit Taylor (Wilson) çikar karsilarina. Onlara eski bir Amerikan savasçisi oldugunu soyleyen Drillbit aslinda, sokakta yasayan kimsesiz, hirsizlik yaparak geçinen biridir. Okulda çocuklara fedailik yapmak ne kadar da zor olabilir ki diye dusunen Drillbit, az miktar bir parayi kabul eder ama asil amaci yavas yavas cocuklari soyabilmektir.

Owen Wilson basrol oyuncusu olarak one çiksa da filmin yildizlari uç kuçuk arkadas; Gentile, Hartley ve Dorfman. Rollerini o kadar iyi tasimislar ki belki de filmi yalniz baslarina bile goturebilirlerdi.

Çocugunuzu alip gidebileceginiz, rahatça izleyebileceginiz sicak bir komedi filmi ama soylemeliyim ki pek de fazla beklenecek birsey yok filmde.

Gerçek Ben

Sunday, 6 April 2008

Huzunle oksadigim dun mu,
Umitle bekledigim yarin mi,
Heyecanima yenik dustugum bugun mu,
Hangisi gerçek beni anlatir…

Telasa kapilmis yolda kosan,
Gunesin sicagina sevinen,
Fotograflara bakarken aglayan,
Kim bilir hangisi gerçek benim…

Beklenmedik bir sabirsizligim,
Gizlemeden bir gulusum,
Nefret dolu bir bakisim,
Hangisi gerçek duygularim…

Zamansiz dolan gozlerim,
Sik sik bos kalan ellerim,
Gereksizce açilan yuregim,
Hangisi gerçek beni anlatir…


Istesem de hep ben olmak,
Bazen zordur gerçek beni bulmak.
Belki de hicbiri ben degilim,

Ama evet hepsi gercek benim...

Derya Sahna

Yagmur

Saturday, 5 April 2008


Yagmurun ne golgesi ne de girisi,
Sesidir ruhunu temizleyen
Ruzgari yalniz birakmayan
Topraga aradigi ruhu veren.

Cama vururken citirdayan
Pencerendeki manzarayi canlandiran
Evindeki sicakligi hatirlatan
Yagmurdur... yagmurun sesidir.

Seni disardaki hayata alistiran
Icine sebepsiz bir huzur veren
Dusuncelerini yukseklere tasiyan
Yagmurdur... yagmurun sesidir.


Derya Sahna

Çalismanin dayanilmaz agirligi

Friday, 4 April 2008


iki tip insan vardir, biri çalismaktan zevk aldigini soyleyen digeri ise dogruyu soyleyen... Durust olup is yerinde arkanizi her dondugunuzde sizi çekistirenleri, en yakin sandiginizin aslinda çok uzak oldugunu, her firsati degerlendirmek için sizi bekleyenleri dusundugunuzde kim çalismaktan zevk aldigini soyleyebilir ki.

Çalismaktan daha da kotu birsey var ki o da evde oturup çalismamak. Isiniz nasil olursa olsun bazen çalisiyor olmak daha avantajli olabiliyor. Evde bir sure zaman geçirenler bunu cok iyi bilir, geçmek bilmeyen saatler, her sabah yapilip aksamustu altust olan planlar, hergun yapilan ayni seyler, basinizi agritan televizyonun sesi daha neler neler bekler sizi. Çalisiyor olmanin ne kadar zor yanlari olsa da gun sonunda ozlediginiz eve varmak, sabah yataktan çikarken çekilen zorluklara belki de deger. Sansli bir kesim herseyinden memnun oldugu bir is ortamina sahip olabilir, ama sanssiz olanlara gore oranlarinin daha az oldugu bir gerçek.

Is hayatina nasil basladiginizi bir dusunun. Yok bilmem ne direktoru, yok bilmem ne asistani, sefi derken en az uç is gorusmesi yaptiktan sonra kabul edildiniz bir ise. Bu kadar beklediginiz aylar, çabaniz, çektiginiz zorluk hiç bir sey degil, asil olaylar çalismaya baslayinca geliyor basiniza. Size is yerindeki ilk gunlerinin kolay geçtigini soyleyen olursa inanmayin. Nerde olursa olsun, ilk gunler her zaman çok zordur, kendinizi hiçbir yere ait hissedemezsiniz. Kimle konusacaginiza karar veremez, size soru soruldugunda uzun sure konusmadiginizdan sesini bile bir garip çikar. Bir hareket yapmadan once on kez dusundugunuz halde her yaptiginiz hareket hem size hem de çevredekilere batar. Oglen yemegini nerde yiyeceginizi bile sorma kibarligini yapmayanlar olur. Ne, nerede, nasil yapilir ogrenecek o kadar çok sey olur ki, siz sormaktan, millet de sizin sorularinizdan bikar.

Bu zorluklarla dolu ilk gunler geçip biraz deneyim kazandiktan sonra artik rahatlamis, yerinizi belirlenmis, siz de kendinizi daha rahat hissediyor olursunuz. "Aman benim çektiklerimi çekmesin diye yeni biri gelirse ben çok yardimci olacagim" dersiniz bol bol kendinize. Ama aylar geçip siz iyice yerlesip, bir de isleriniz basinizdan askin olunca bu dediginizi unutur gidersiniz. Artik yakinma zamani gemistir, islerden çevredekilerin dedikodularindan, (konusulan normal konular bile size dedikodu gibi gelmeye baslar), stresten, herseyden... Onceki heyecan, ogrenme istegi bitmis yerini hep ayni seyi yapmaktan bikma duygusu gelmistir. Cesaretiniz varsa is degistirirsiniz ama olur da çocugunuz ya da sizi evde bekleyenler varsa degistirmeye korkar, bunu yillar boyu çeker durursunuz.

Çevrenizdekileri bir dusunun, kaçi isinden memnun, herseyin çok iyi gittigini soyluyor, kaçi ise memnun degil, hep degistirmek, çikmaktan bahsediyor… Her gun sevdiklerinizden daha çok gordugunuz ayni insanlar, ne kadar yakinlasmak isteseniz de hep bir bosluk kalan iliskiler, dedikodular, tekrar eden ayni isler… Çalismak ne kadar zevkli olabilir ki ?

Yalnizligimin Sesi


Içimi dolduran bir sesi var yalnizligimin,
Sessizligi anlatan, beni dusunduren.
Yasami hissettiren bir yani var yalnizligimin,
Nefes aldiran, beni sakinlestiren.

Bugulu bir rengi var yalnizligimin,
Kimi zaman kararan, kimi zaman açilan.
Gizli bir dokunusu var yalnizligimin,
Ruhumu oksayan, beni koruyan.

Konusmadan geçen gunun ardindan
Hazirligi var yalnizligimin, bana soylemese de.
Sebepsiz bir bekleyisle dolu gozlerimi goren
Umidi var yalnizligimin, benden gizlese de.

Dinlemeyi ogreten bir sesi var yalnizligimin,
Benden baska herseyi konusturan,
Odadaki beni, pencereden gosteren,
Nerede oldugumu anlatan, beni ben yapan.


Derya Sahna

Venedik'te Gondol Sefasi

Thursday, 3 April 2008

Portekiz’in "Veneza", Ingiliz’in "Venice", Italyan’in "Venezia" ve Turk’in "Venedik" dedigi bu suyun uzerine kurulu sehir, romantik bir haftasonu kaçamaginin ilk duragi… Venedik, tarihi, farkli donemlere ait mimarisi, havasi herseyi ile dunyaca unlu olmayi hakediyor. Ama açikçasi belki de çok fazla gozumuzde buyutmusuz ki bekledigim bazi seyleri bulamadim.

Bir misafir turizmci olarak, isyan edip seçebilme gibi bir durumum olmadigi için kaldigim yerden pek de memnun kaldigim soylenemez. Venedik’e goturuyoruz sizi deyip genelde Lido de Venezia dedikleri Venedik’e uzaktan bakan uzun bir ada seklindeki alandaki otellerde kaldirabilirler sizi. Benimki de oyle oldu ama tabi ben bunu bilerek gittim. Venedik’e bir saat uzaklikta olan bu yerden vaporetto dedikleri ulasim aracina binip Venedik’e variyorsunuz. Lido de Venezia’nin hiç bir ozelligi yok, denizin kenarinda plajlar ve tamamen otellerden olusan bir alan, olur da biraz stili olan bir otelde kalirsaniz deger ama yazlik bina tarzindaki diger oteller temiz ve kaliteli olmalarina ragmen sizi Venedik’te ask kaçamagi havasindan oldukça uzaklastiracaktir. Tabi en guzeli Venedik merkezde bir otelde kalmak ama uyarmaliyim ki fiyatlar oldukça yuksek.

Lido’dan çikip bu sekilde gunu birlik yaptigim gezilerde tanimaya calistigim Venedik, dedikleri gibi asiklar sehri, her yerde keman sesleri, asiklar el ele kol kola… yalniz gitmenizi pek de tavsiye etmem. Sehre ulastiginizda agziniz açik, tarihi binalarin su kenarinda olusturduklari manzaralara bakarak biraz yurudukten sonra, her yolun bu meydana çiktigi, buyuk, turistlerle dolu San Marco Meydani’na ulasiyorsunuz. Burda bir yerlerde oturup birseyler içmeden donmenizi tavsiye etmem. Buyuk Kanal (Grande Canal) uzerindeki koprulerden Ronessans mimarisinin ornekleri olan Ponte degli Scalzi (İstasyon Köprüsü) ve Rialto Koprusu’ne dikkat etmenizde fayda var.

Gondol sefasi dedim ama yine misafirligin getirdigi seçememe durumu sebebi ile deniz taksileri ile guzel bir tur atma sansim oldu. Gondolla yapilan turun keyfi belki bir baska oluyordur ama soyle etrafima bakarken bambaska bir Avrupa Sehri’nde, suyun ustunde hizla ilerledigimi hissetmek çok farkli bir deneyimdi.

Sasirdigim bir nokta ise, sokaklarda gezerken binalarin agir rutubet kokusu, bakimsizligi, yikilmaya yuz tutmuslugu idi. Su sehrinden baska ne beklersin demeyin, eminim biraz daha bakimli olabilirdi bu dunya mirasi. Venedik’te dolasirken turizmde çalisanlarin disinda pek de yerli halki gormek mumkun degil, tamamen turizm cenneti olmus, her tarzdan insanla karsilasiyorsunuz yollarda. Fiyatlar muthis derecede yuksek, Roma, Milan gibi diger sehirlere oranla buyuk fiyat farklari var.

Su kenarindaki bu Italyan ask sehrinde ne yiyebilirsiniz ? Pizza ve deniz urunleri tabi ki... Ismini anlayamadan siparis veridigimiz pizzanin uzerinde hamsiye benzeyen kuçuk baliklari gorunce çok sasirdigimizi hatirliyorum. Pek de birbirine gitmedigini, baliklari ayiklayarak gerisine devam ettigimizi soylemeliyim. Italya pizzanin ilk dogdugu yer olmasna ragmen kabul etmeliyim ki en iyi pizzalari yedigim yer olmadi maalesef.

Turkler’in en çok tercih ettikleri destinasyonlardan biri olan Italya’nin bu sehrinde dolasirken adim basi Turk turist gruplari ile karsilasmak sasirtmasin sizi. Tamamen turist cenneti olmus bu sehri belki de bir de Karnaval doneminde gormek guzel olurdu…